Nine D'Urso. Bottega Veneta'nın ilk parfümü için Inés De La Fressange'ın doğal güzelliğiyle baş döndüren kızını seçmiş olması pek de şaşırtıcı değil. Markanın tasarımcısı Tomas Maier ve ünlü fotoğrafçı Bruce Weber'in ortaklığıyla çekilen reklam kampanyası (en alta ilerleyiniz) aşk acısı içindeki Nine'nin birbirinden hoş görüntüleriyle dolu.
Gelelim parfüme... Bottega Veneta deyince aklımıza gelen 'iddiasız şıklık ve gösterişsiz kalite' hissi, baz nota olarak kullanılan deriyle bir kere daha vurgulanmış. Tomas Maier, çıkış noktasını şu şekilde özetliyor: " Veneto'da eski bir sahil evi... evin penceresinden görünen, deri kaplı kitaplarla dolu bir odaya dolan yeni kesilmiş çim, yosun, bahçe çiçekleri ve kurumuş otların kokusu." Anlayacağınız yeşil bir tazelik, çiçeksi bir masumiyet ve kafa karıştıran bir doygunluğun formülü bu.
İtalya'dan bergamutu, Brezilya'dan pembe biberi, Hindistan'dan ise yasemin ve paçuliyi, sade ve modern bir şişenin içine hapsetmiş parfümün olfaktif babası Michel Almairac. Ben koklamak için sabırsızlanıyorum! İçimden bir ses bu kokunun Balenciaga'nın debut parfümüne pek yakın bir yerlerde durduğunu söylüyor, doğru olup olmadığını pek yakında göreceğim...
Gelelim pek o kadar da meraklısı olmadığım bir başka kadına... Salma Hayek. Kendisi sinema kariyerine ara vererek güzellik sektörüne adım attı. Senelerce Vichy'de çalışmış büyükannesinin Kızılderili ve Mayalı formüllerini hayata geçiren Hayek, makyaj ve cilt bakımı ürünlerinden oluşan markasına Nuance ismini vermiş. Bu ay raflara dizilecek olan ürünler, doğal formüllere sahip. Aktar kültürünün bir numaralı hayranlarından biri olarak, Salma Hayek'e olan antipatimi bir kenara bırakmak durumunda kaldım. Verdiği bir röportajda cilt bakımını çeşitli bitkileri karıştırarak kendisi yaptığını söylemişti. Cildine bakınca (yenisi, eskisi fark etmez, her fotoğrafında cildi pırıl pırıl) Nuance bir pazarlama stratejisinden daha fazlası olabilir mi acaba diye düşünmedim değil...
Estetik yardımı olmadan, güzellik ve zarafetle yaşlanan bir diğer kadına geçiyoruz şimdi: DVF. Uzun uzun söylemek istersek Diane Von Furstenberg. 70'lerde kızının ismini verdiği, Tatiana isimli bir parfüm ve kozmetik serisiyle modanın her yönüyle ilgilendiğini beyan eden bu asilzadenin şansı, bu konuda wrap elbise ve rengarenk jersey kumaşlar kadar iyi gitmedi ne yazık ki. O yine de pes etmedi ve Sephora için bir koleksiyon hazırladı.
Defilelerinde kırmızı ve fuşya ruju her şeyin önünde tutan Diane Von Furstenberg'in makyaj koleksiyonu, şık ambalajlara ve yumuşak dokulara sahip.
Mesela şu yukarıda gördüğünüz kalemin ismi Lip & Eye Pencil Duet Confidential-Noir. Bir tarafıyla gözlerinizi sürmeliyorsunuz diğer ucuyla dudaklarınızı renklendiriyorsunuz. Ambalaj konusunda bana hak veriyor musunuz? Ben gayet Amerikan, modern ve sade buldum şu ambalajları. Kulağıma gelenlere göre DVF'in çok yakında Sephora ile bir ortaklığı daha olacakmış ve bu kez biz İstanbullular da bu işin bir parçası olabilecekmişiz. Heyecanla bekliyorum.
Nine D'Urso ve Bottega Veneta'ya geri dönüyoruz şimdi. Bruce Weber eşliğinde şöyle diyoruz: "All Of A Sudden My Heart Sings." Hatta bununla da yetinmiyoruz, şurayı tıklıyoruz.
... Grek Tanrıça konseptini günümüze taşıyan Diane Kruger'de bile gözüme batmaya başlamış şu 'yandan yandan' örgüden... bir de o örgünün uçları böyle kırık kırık, tel tel görünüyor ya... çok daha güzel!! oluyor her şey. Sokakta İstanbullu, turuncu ya da somon rengi ojeli, jean şortunun ceplerini zoraki şekilde dışarı sarkıtmış hangi kızı görüyorsam yine bu saç modeline rastlıyorum. Biz en iyisi bu işi, yeniden sarışınlığa dönen Blake Lively aka Serena Van Der Woodsen'e bırakalım olur mu? Yani 'Gossip Girl'ün eski bölümlerinde kalsın ve bitsin artık.
Bazı konularda hiç akıllanmıyoru(m)z. (Ben akıllanmıyorum.) Yakın bir arkadaşımın düğününe gitmek üzere valizimi hazırlarken heyecan içinde ama yine de ekstra dikkatli ve planlıydım. Her elbiseye uygun aksesuar? Alındı. Çeşitli şarj aletleri? Alındı. Saçım için Bıttım sabunu? Alındı. (Bıttım sabununa bak! Mardin'in bağrından kopuyor ve kendini Lausanne'da buluyor.) Guerlain Terracotta, Sephora pudra? Alındı. Kirpik kıvırıcısı? Alındı. Maskara? Aslında sürmeyi düşünmüyorum ama alayım haydi yanıma... Kırmızı ruj? Dudağımdaki uçuklarla doğru bir kombin olmayabilir, bırakayım.
Ve işte büyük hata! İsviçre'nin tertemiz ve medeni havasından olsa gerek, (bir de Asiviral içtiğim için, hello!!!) uçuklarım geçiveriyor ve Ayça'nın düğün günü ben kendimi şunlardan yalnızca bir tanesini edinebilmek uğruna Ouchy'deki tek eczanede buluyorum. Kan kırmızısı, portakal kırmızısı, bordo, narçiçeği, parlak kırmızı, pembe kırmızı... İç geçiriyorum! Benden kilometrelerce ötede, evimde, odamdaki makyaj masamda tam tamına 25 adet kırmızı ruj bulunuyor. Krem, mat pudra, parlatıcı, sıvı... farklı farklı dokularda çeyrek asır adedinde kırmızı ruj! Oysa ki Lausanne'da bir kırmızı rujun onda birine bile sahip değilim. Ben bir hiç miyim Lausanne'da?...
Daha önce hiç kullanmadığım bir markanın, bir daha da kullanacağımı sanmadığım bir rujunu, hak ettiğinden çok daha büyük bir bedel ödeyerek satın alıyorum.
Ve kendi kendime söz veriyorum: Bir daha hiçbir seyahate kırmızı rujsuz gitme. Nokta.
Not: Gelin, çok güzeldi. Bir Grace Kelly'di adeta. Beyaz eldivenleri, zarif topuzu, mutlu gülümsemesi ve ışığıyla hepimizi güzelleştirdi. Hayatının en özel gecesinde Coco Mademoiselle kokmayı tercih etmişti, bu usturuplu seçim de gözümden kaçmadı. Ayça'ma bir de buradan ömür boyu mutluluklar!
Böyle söylüyor Nina Simone. Birkaç sabahtır bana bu cümleyi söylüyor ve o bahsettiği güneş bir süre sonra kavurucu bir öğlen sıcağına dönüşecek olsa da... içimi ferahlatıyor söylediği şey.
Alaçatı'dan kalma bronzluğumu koruyabilmek için bazı konularda biraz sahtekarlık yapmam gerekiyor. Konu güzellik, demek ki her şey mübah. Sephora lansmanındaki sürprizlerle dolu çantamdan çıkan Sun Disk Bronzing Powder'a nedense bugüne kadar yüz vermemişim. Oysa ki şu pudranın kapağını kaldırmak, makyaj masanızda güneşi doğdurmakla eş değerde (inanmıyorsanız fotoğrafa bakın).
Ve hatta daha yakından bakın...
Simsiz ama hafif ışıltılı. 02 Medium rengi (benim kullandığım) biraz bronzlaşıp sonra şehre dönenler için ideal. Hiç bronzlaşmamışlar da alınlarında, elmacık kemiklerinde ve burun kemiğinin hemen üzerinde kullanabilirler.
Bu pudra dışında diğer sahte bronz reçetelerim:
- Guerlain Terracotta Pour Homme
- Guerlain Terra Inca Sublime Radiant Powder
- Cargo Big Bronzer
- NARS LaGuna Illuminator
- Benefit Hoola Bronzing Powder
Bir rica: Lütfen elmacık kemiklerinize sürdüğünüz bronzlaştırıcı pudrayı David Bowie edalarında sert bir çizgi olarak bırakmayın. Karıştırın, dağıtın, yüze güzelce yedirin. Yoksa kim inanır o bronzluğun doğal olduğuna. Koca parçalar halindeki simlerden de uzak durun. 'Aman' deyin.
Daha önce bir cilt bakım serisinin üzerinde şu tanımlara hiç rastlamamıştım: 'HydraQuench' (susuzluğu gidermek) ve 'Hot Climates' (sıcak hava iklimi). Sephora Astoria'da elimi nemle ilgili farklı vaatlerde bulunan envai çeşit kremin üzerinde gezindirirken, incecik, mavi bir tüpün üzerinde gördüğüm bu dört kelime 'bir dakika şimdi' dedirtti.
Clarins, her daim güvendiğim bir markadır. Annemin cilt bakımı konusunda pek titiz ve seçici arkadaşlarından biri olan Binnaz sadece Guerlain ve Clarins kullanır mesela. Seneler önce Guerlain'in hem sivilce tedavi eden hem de kapatıcılığı olan Creme Camphrea'sını da bana o tavsiye etmişti.
Yaz aylarında cildim karmaya dönük normal olmasına rağmen, bitmeyen bir kuruluk çekiyor. Yağlı yapıdaki hiçbir ürünü kullanamıyorum. Su bazlı kremlerde ise ürünün sağladığı nem bana asla yetmiyor. Yalnızca yanaklarım değil burnumun üstü bile kuruyor zaman zaman.
Clarins HydraQuench Lotion SPF 15'i bir haftadır kullanıyorum ve çok memnunum. Şu sıralar çöl iklimini aratmayan İstanbul'da, gerçekten de bir Leyla edasında (başlığa uysun diye değil) dolaştığım bu hafta boyunca, cildimde bir kere bile yağlanma ya da kuruma hissetmedim. Tabii ki haftalık peeling'ime ve güneşten korunmaya devam ediyorum ama bu seri, gerçekten de bir şeyleri değiştiriyor ve yoluna koyuyor.
Benefit Cosmetics'in en harika mamüllerinden 'Hello Flawless' pudrayı aylardır kullandığımı ve çok memnun olduğumu yazmıştım. Ancak neden bu kadar memnun olduğum konusunda bir açıklama yapmamış, nedense gizemimi korumayı tercih etmiştim. Sizlerden gelen 'bronzlaştığım zaman doğru pudra rengini nasıl seçeceğim' sorusuna en doğru cevabı yine bu ürün verdiği için kusursuzluğa giden yolda biraz durup soluklanmak ve bu konuyu açıklığa kavuşturmak gerekiyor.
Hello Flawless bence muhteşem bir pudra çünkü:
- Yağsız olduğu halde cildi kurutmuyor.
- SPF 15 koruma faktörü içeriyor.
- Kapatıcılığı tam kıvamında ve ambalajın içinden çıkan fırçayı kullandığınızda daha ince, süngeri kullandığınızda daha kalın bir sonuç elde ediyorsunuz. Sivilce ya da kusurları kapatmak için süngeri sadece sorunlu bölgelere değdirmeniz yeterli geliyor.
- Ambalajı komik ve tatlı (diğer tüm Benefit ürünleri gibi).
- Renkler şunun gibi cümlelerle tanıtılıyor: "Why walk when you can strut? Hazelnut", "I'm cute as a bunny, Natural Honey."
- Sürekli tazelemeniz gerekmiyor. Doğru dozda nemlenmiş, temiz cilde uygulandığında saatlerce kalıcılığını koruyor.
Şimdi gelelim Hello Flawless'ın en güzel yanına. Benefit, sizin için en uygun pudra rengini (karamel, bej, fındıkkabuğu, fildişi) bulmakla kalmıyor, doğru rengin üç farklı tonunu makyaj masanıza sererek yüzünüzde kontür yaratmanızı ve yanık teninizle 'pembeleşmeden' ya da 'turunculaşmadan' pudra sürme özgürlüğünü yaşamanızı sağlıyor. En üstteki fotoğrafta benim üçlü grubumu görüyorsunuz: Tüm kış boyunca kullandığım, en açık renk Shell, yaz güneşiyle ilk temkinli tanışmanın ardından geçiş yaptığım Honey ve bir ton koyu Hazelnut. Bu da demek oluyor ki bir kere ana renginizi buldunuz mu gerisi çorap söküğü gibi geliyor!
Şu an baz olarak Hello Flawless'ı, allık olarak da Guerlain Terracotta For Men'i kullanıyorum. Sonuç: Ultra-doğal.
Arada saçlarınız için Makas'ı tercih edenlerdenseniz Benefit'in şu işbirliği ilginizi çekebilir: İstanbul'daki 7 Sephora mağazasından 150 TL. ve üzeri Benefit alışverişi yapan müşteriler, Makas'dan indirim çeki kazanıyor. Bu indirim çekini istediğiniz zaman kullanabiliyorsunuz. 80 TL. ve üzeri Makas servisi alan müşteriler ise %15 Benefit indirim çeki kazanıyor. Tüm Sephora'larda bu çek 15 Ağustos tarihine kadar kullanılabiliyor.
Ben sizin yerinizde olsam bu hafta sonu Hello Flawless'ın tadına hemen bakar ve cildime bir 'iyi ki varsın' hediyesi veririm.
Armani Privé'de mercan tonlarının küllü lacivertle birlikteliğine tanık oluyoruz ve şu görüntüye tanık olmaktan pek de şikayetçi değiliz. Eyeliner, Couture defilelerinde de başrolü oynamaya devam etti. Böyle bir makyajla defilede salınmak gerçekten çok hoş ama saatler geçirmek için uygun mu bilemiyorum... Gecenin sonunda iki kuyruğun da sapasağlam, aynı uzunlukta durma ihtimali? Hmmm...
Chanel, birkaç sezondur kalbini kaptırdığı metalik etkiden vazgeçmiyor. Markanın sonbahar sezonunda piyasaya çıkaracağı krem farları (tümü metalik) heyecanla bekliyorum. Bir esmeri en güzel gösteren renk lacivert ve mavi tonlarıdır diye boşuna dememişler. Kanıtı yukarıda.
Dior defilesi demek, kod adı makyaj olan sanat eserlerine imza atmak demektir. Bu durum, Paris'in Couture manzarasında da değişmiyor. Bana fazlasıyla deniz kızı kokan şu yukarıdaki fotoğraf, saatler süren bir makyajın sonucu. Altta da yapılışı sırasında çekilen pek estetik bir kareyi görüyorsunuz. İnsanın 'o makyaj bitmesin, böyle yarım kalsın' diyesi geliyor.
Bir de şu saçlar var tabii dikkate alınması gereken...
Bir anda 'küçük deniz kızı'ndan Ursula'ya geçiyoruz ve yaşasın kötülük!!! Cennet fazlasıyla sakin, cehennem ise asla sıkıcı değil. Kanıtı da altta.
Jean Paul Gaultier'nin gözlere odaklanan, 'wicked ballerina' makyajı, benim favorilerimden. Siyah saçlıların her daim kumral kaşlı olmalarını da bir kere daha tavsiye ediyorum yeri gelmişken. (Modelin tam görünemeyen ama kuzguni siyah olduğu tahmin edilen saçları ve kaşları arasındaki ton farkına dikkat.)
İlk Couture performansını gösteren Giambattista Valli, moda eleştirmenlerinin yüzünü güldürmeyi başardı. Onun makyaj tercihi ise 'White Swan' etkisi taşıyordu. Bana mı öyle geliyor yoksa şu an bir yerlerde Tchaikovsky mi çalıyor...
Modellerin defileye çıkmadan birkaç dakika önce, bitmiş makyajları ve kusursuz görüntüleriyle poz verdiği kareler gerçekten de çok etkileyici oluyor. İtirazım yok buna. Benim en sevdiğim görüntüler ise modellerin makyajları tam yapılırken ya da makyajın bir diğer bölümü için kendi hallerinde beklerken objektife takılan kareler... Mesela şu alttaki gibi... Biraz Audrey Hepburn, biraz Paris, biraz jean, biraz doğallık, ultra güzellik.
En en en çok beğendiğim Valentino makyajını, tabağındaki favori yemeğini sona saklayan çocuk edasında sona bıraktım ben de. Tüm doluluğuna ve iddiasına rağmen, iddiasız ve sade görünmeyi başaran bir kadın portresi. Çok zor iş, çok zor... Pembe tazeliktir, gençliktir, yüze renk verir. Pembeyi yalnız yanaklarınızda değil, göz kapaklarınızda da kullanınız efenim. Doğru pembe tonunu bulmak ise 'yeni ağlamış da gözlerini ovalamış' bir görüntü yaratmamak açısından pek mühim.
Kırılmış ruj, tüm güzellik dergilerinde ve sitelerinde bizlere pek hoş gelen, estetik bir görüntü olabilir. Ne zaman ki çantanızdan çıkarıp özenle sürdüğünüz ruj ambalajını terk eder ve aynen şu yukarıda gördüğünüz parçacıklar gibi elinizde kalır... işte o zaman bu görüntü çekilmez hale gelir.
Rujunuzu sürerken, kendinize hakim olup onu en tepeye çıkarmamaya, ambalajın hemen biraz üzerinde durup o şekilde sürmeye çalışın. Erimeye yüz tutmuş rujlarınız için yanınızda minik bir ruj fırçası da taşıyabilirsiniz. Fırça yerine parmakları kullanmak da bir tercih...
Aynı şey göz kalemleri için de geçerli. Kalemtıraşla açarken, çok sivriltmeyin, uç hafifçe sivrilince durun.
Çoktan erimiş rujlarınızı ise ilginç deneyler için kullanmanızı, Sephora'nın minik plastik kavanozları içinde, başka kimsede olmayan yeni renkler yaratmayı mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum. Karıştırmaktan korkmayın 10dakika'cılar!
NARS Pro-Prime serisini tanıtan bu French Bulldog, beni gülümsetti sabah sabah. Bir de Kenzo Ça Sent Beau'nun mis gibi kokusu sardı odayı, şişesi de pek şık. Üstelik kutuyu tam olarak açmadan bile bu şıklığı belli ediyor.
New West'i hatırladıktan sonra, bugüne kadar (artık nasıl olduysa) ilk parfüm konusuna hiç değinmediğimi fark ettim. Oysa ki bir kadının hayatında ilk parfüm, ilk öpücüğe yakın bir yerlerde durur, özel ve güzel bir şeydir; kadın hissettiren bir 'fıs', geleceğimize dizilmiş heyecanlarla ilgili mis kokulu bir işaret, dişi varlığımızın onaylanmış esans raporudur ilk parfüm. En samimi ve cesur kararları çocukların verdiğini göz önünde bulundurursak, 'lolita' hallerimizle elimizi attığımız ilk parfüm de, kimsenin ne dediğine (ve aslında nasıl koktuğumuza da) bakmayarak, içtenlikle arzuladığımız bir şeyi ele geçirmenin keyfidir.
Ben ilk parfümümün kokusunu tabii ki hatırlıyorum ama ismini kesinlikle hatırlayamadım. 14 yaşımda, İtalyancamı geliştirmek için yollandığım İtalya seyahatinden beni çok heyecanlandıran üç şeyle dönmüştüm: Bir yavru köpek, Naj-Oleari makyaj seti ve ana notası karabiber olan ilk parfümüm. Şişesi biraz New West'e benziyordu ve içinde 'Poivre' (biber) kelimesinin geçtiğini hatırlıyorum. Muhteşem kokuyordu! Belki de bu yüzden L'Artisan'ın Marais'deki butiğinde saatlerce Poivre Piquant kokladım. Le Labo'nun Londra için yarattığı ve bu 'biberli' şehre armağan ettiği Poivre 23 hep 'acaba bir şişe ısmarlasam mı' dedirtti bana.
Ama 'ilk parfümünüz neydi' sorusuna cevap veren tüm 80'li yılların çocukları gibi benim de ikinci şişesine geçtiğim ilk parfümüm Cacharel'in romantik mucizesi Anais Anais'ti. 1978'de yaratılan bu parfüm, taze ve pudralı bir çiçek buketiydi. Portakal çiçeği, sümbül, gül, beyaz zambak ve yasemin, amber ve sandalı çevreliyordu. Dört usta burnun bir araya gelerek yarattığı Anais Anais, satış rekorları kırmıştı. Duty Free'nin en nadide çiçeği olmuştu.
Fransa, ergen kızların kalbine giden kokulu oku fırlatmıştı fırlatmasına ama aynı 8 Hour Cream'le olduğu gibi (hani şu tüm makyörlerin çantasından çıkarmadığı, yaraları iyileştiren, cildi nemlendiren mucize krem) Sunflowers'ın neşe ve gençlik dolu kokusuyla, Amerika'nın en eski kozmetik devlerinden Elizabeth Arden de bu savaşta geride kalmıyordu. Amerikan parfümlerinin ana teması tazelik olduğu için, bu ülkeyi ilk parfüm anlamında sollamak biraz zor zaten. David Apel'in 1993'te yarattığı parfüm, turunçgiller etrafında şekilleniyordu. Portakal, mandalina, bergamut, kavun ve şeftali notalı Sunflowers'ın aslında ayçiçekleriyle pek bir alakası yoktu, daha ziyade güneşte geçirilen bir kır gününü simgeliyordu. Çiçeksi tek notası, gül ağacıydı.
Cabotine, orta son, lise dönemime denk geliyor. Arkamda oturan Filiz, buram buram Cabotine kokardı ve ona çok yakışırdı. Umarım değiştirmemiştir parfümünü. Yine satış rekorları kıran bu parfümden, yıllar içinde göstermeye devam edeceği yüksek performans beklenmiyordu aslında. Cabotine için ayrılan reklam bütçesi çok düşüktü. Yeşil bir parfümdü ve yaratıcısı Jean-Claude Delville'den çok zor bir şey bekleniyordu: Baharın ilk günü gibi kokan ama teni asla terk etmeyen bir parfüm. Himalayalar'ın eteklerinde yetişen bir zambak türü, bu iş için biçilmiş kaftandı. Armut, erik, karanfil, frezya ve menekşe gibi serin çiçekler, parfüm dünyasının efsanevi notası sümbülteber (tuberose), misk ve sedir, Thierry Lecoule tarafından tasarlanan cam çiçeğin içini dolduruyordu. Cabotine, bugün hala bulunabiliyor.
Yaprak anlamına gelen Calyx, zamanı için fazlasıyla sofistike ve katıksız bir kokuydu. Çarkıfelek meyvesi (passionfruit) başroldeydi. Sophia Grojsman'ın Amerikan markası Prescriptives (bu markayı telafuz etmek en büyük İngilizce sınavlarından biri olmuştur) için yarattığı Calyx, şişesinin sadeliği, parfüm dünyasına kazandırdığı yepyeni kalp notasıyla, dünyaya on yıl erken gelmiş bir bebek gibiydi. Mandalina, bergamut, mango, guava, nane, müge, zambak, yasemin, kavun, siklamen, misk, frambuaz ve kadife çiçeğinden oluşan bu zengin kokteyl, 80'li yılların ortasından başlayarak bugüne kadar ismini sayıklayan bir sürü müdavim kazandı. Bana hep votka-limon edalı DKNY'ı hatırlatan Calyx, parfüm dünyasının en hoş hediyelerinden biri bence.
Yeniden Fransa'ya dönüyoruz ve bir kere daha Cacharel diyoruz. Cacharel, parfüm konusunda oldukça iddialı bir moda evi; Anais Anais, LouLou, Eden, Noa gibi klasiklere imza attı. LouLou, muhteşem şişesi ve egzotik/seksi formülüyle sessiz sinemanın efsanevi aktristi Louise Brooks'a ithaf edilmişti. Yazının sonunda izleyebileceğiniz reklam da işte tam buradan geliyordu. Ben LouLou'yu hem kutusu (o zamandan bir çiçek deseni meraklısıydım) hem de şık şişesi yüzünden satın almıştım. Mimoza, Tiare çiçeği, Ylang-Ylang, Tonka çekirdeği, tütsü, sandal, vanilya ve süsen kökü gibi kadınsı notaları, ne o zamanki ruh halime ne de tenime yakışmıştı. Tenin de zamanla değiştiğini ve yıllar önce kullandığınız bir kokuyu bugün denediğinizde çok farklı kokabileceğini biliyorsunuz değil mi 10dakika'cılar?
Annelerimiz gibi kokmak isteyen bizlerin bir diğer ilk parfümü de Givenchy'nin pudra kokulu Amarige'iydi. 'Amariiiij', ultra Fransız bir parfümdü. Mimoza, Ylang-Ylang, gardenya ve diğer beyaz çiçekler etrafında dönen bu koku, sentetik bir başarıydı. Çoğu kadında bitmek tükenmek bilmeyen alerjilere sebep olmuş, Givenchy'nin burnumuzla yaptığı bu 'evliliği' bir daha düşünmesi gerekmişti. Ortaokulda Türkçe hocamız kullanırdı Amarige'i, sınıfa her girdiğinde bir anne kucağı esintisi yayılırdı etrafa.
Yine annelerimizden ödünç alıp bir daha da asla geri vermek istemediğimiz Samsara, esans itirafnamesinin son oyuncusu. Bu muhteşem parfüm, bugün hala masamın üzerinde durur, seksi hissettiğim ya da hissetmek istediğim gecelerde bana eşlik eder. Bir Guerlain klasiği olarak tanımlayabileceğim Samsara, Jean Paul Guerlain tarafından yaratılmış odunsu ve oryantal bir parfümdür. Reenkarnasyon, yeniden doğum döngüsünü anlatan bu kavramla parfümünü vaftiz eden Guerlain'in amacı, 1989 doğumlu Samsara ile makyaj ve parfümü fazla kaçıran kadınlara yeni bir esans yolu açmaktı aslında. Oryantal notalarla şekillenmiş olmasına rağmen, Samsara, şaşılacak derecede modern ve sofistike bir kokudur. Limonlu bir başlangıcı, yasemin, odunla tütsülenmiş zambak, menekşe ve narin bir gül notası takip eder. Tonka çekirdeği, sandal, amber ve misk parfümün ana notalarıdır.
Aklıma gelen (ve sizin de yazdığınız) diğer ilkler arasında Chanel No:5, Red Jeans, Benetton, L'Air Du Temps, Clinique Happy (en sevdiklerimden), Issey Miyake gibi güzellikler de var. Henüz bu konuda fikir beyan etmemiş olanlara da soruyorum: Sizin ilk parfümünüz neydi? Şu iki reklamı izledikten sonra hemen yazın buraya!
Söz konusu kişi 'Pirates Of The Caribbean' serisinin artık bilmem kaçıncı bölümünde bir siren olarak ekranlara yansımış olan Astrid Berges Frisbey. Son zamanlarda neredeyse sadece Chanel Couture içinde dolaştığından Karl Lagerfeld de onu bir reklam kampanyasında görmek istiyor diye düşünüyorum... mesela Chanel No:5 Eau Premiére'e pek yakışırdı Astrid.
90'lara damgasını vuran New West, Aramis için Yves Tanguy tarafından yaratılmıştı. Her ne kadar yeşil bir floral olarak tanımlansa da biz onu en baskın notası karpuzun yarattığı 'cool' etkisiyle hatırlıyoruz. New West'in esans haritasında erik, menekşe, şeftali ve bergamut üst notalarda karpuza eşlik ediyor. Ortada siklamen, karanfil, zambak, nane, yasemin, galbanum (kasnı otuzu sakızı olarak dilimize çevrilen tütsü kokulu bir sıvı), gül ve çam ağacı yer alıyor. Aramis'in parfüm yerine 'skinscent' (ten kokusu) olarak nitelendirdiği New West'in kalbinde deri, amber, misk, sedir ve yosun var.
New West benim için muhteşem bir yaz kokusuydu çünkü sabahın en erken saatinde deniz kenarına inmişim ve kıpkırmızı bir karpuzu ortadan ikiye kesmişim hissini uyandırırdı. Müdavimlerinin hala bir şekilde, bir yerlerden temin ettiği bu güzel koku, ne yazık ki artık parfümerilerde satılmıyor.
Daha sonraları satış rekorları kıran L'Eau Par Kenzo, Davidoff Cool Water gibi serin tınılı, okyanus kokulu parfümlerin tanrıçasıdır New West ve ne yazık ki o dönemlerde parfüm dünyasına hediye edilen, tüm sentetikliğine rağmen burnumuzu mest eden diğer esanslar gibi onun da soyu tükenmiştir. Parfüm repertuarlarındaki bu eksiklikle başa çıkamayan bazı New West'çiler soluğu Dyptique standında alarak, Philosykos'u (incir bazlı, yine serin ve yeşil bir koku) denemiş, bir kısmı aradığı şeye yaklaştığını düşünerek sevinmiştir.
Bu cool ve feminen dinazoru saygıyla selamlıyorum.
Yazın tırnak rengi, turuncudan başka ne olabilirdi ki? Aslında tırnağımdaki renk, şeftaliden ziyade kayısıya yakın. Sarıya dönük, pastel bir turuncu. Kararmamış olduğum için rahatlık ve mutlulukla kullanıyorum kendisini, yalnız bu sezon değil her yaz favorim.
Makyajın tüm eğlencesine, keyfine rağmen itiraf etmek zorundayım ki 'makyajsızlık' da (hele bir de tüm sene, her sabah bir ritüel edasında makyaj yapan bir insansanız) pek rahatlatıcı olabiliyor. Gerçek bir mola...
Makyaja bir süreliğine ara vermiş olmam, yüz ve vücut bakımından pes ettiğimi düşündürmesin. Senelerin disiplininden sonra (neyse ki bu konuda disiplinliyim) fişi bir anda çekmek mümkün değil. Yağlara teslim olmuş vaziyetteyim. Her gün soluğu Canan Eczanesi'nde alıyorum ve bu 'vıcık vıcık' tutkum karşısında afallayan ama yardımlarını da eksik etmeyen çok tatlı bir kadına, her gün yeni bir yağ siparişi veriyorum. Karışımlarım gittikçe daha da güzel kokmaya, daha iyi işlemeye başladı.
Dolayısıyla sizlerin huzuruna çıkmaya hazırlar.
SAÇ İÇİN:
Jojoba, badem, ceviz, ısırgan otu, kakao ve kayısı yağlarını karıştırıyorum. Her gün saçıma bu karışımı sürüyorum. Denize gitmeden önce, denizden çıktıktan hemen sonra. Daha önce saçlarımı Bıttım sabunuyla yıkamaya başladığımı (bir ay oldu başlayalı) yazmıştım. Sanıyorum bu sabun ve yağın yardımıyla oldu, saçlarım gürleşti, yumuşadı ve hızla uzuyorlar. Eğer yağlı saçlara sahipseniz bu karışım biraz ağır gelebilir, yalnızca saç uçlarına uygulayın. Kakao, çok güçlü bir yağ. Onu dışarıda tutmayı da tercih edebilirsiniz.
VÜCUT İÇİN:
Badem, susam ve ceviz yağını karıştıyorum. Sabah ve akşam tüm vücuduma sürüyorum. Etkisini anlatamam, denemeniz lazım. Tüm günü tuzlu suda geçirsem bile vücudum kurumuyor. Bir de geçen gün aynı karışımın içine biraz deniz kumu (tuzu değil, hayır) karıştırdım. O karışımla peeling yaptım. Hiç fena değildi 10dakika'cılar.
SELÜLİT İÇİN:
Kekik, biberiye, portakal ve çörekotu yağlarını karıştırıyorum. Portakalın esansı çok yoğun. Daha çok kekik ve biberiye, daha az portakal olmalı. Çörekotundan bolca koymanızda bir sakınca yok. Bu yağı sabah/akşam kuru bacaklarınıza sürüp bir keseyle kızarana kadar yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı (asla sağa ve sola değil) masaj yapacaksınız. Sonra yerinizde durmak yok. Hazır kan dolaşımı hızlanmışken bir egzersizle dolaşımı daha da hızlandıracaksınız. Yürüyün, koşun ya da yerde bacak egzersizleri yapın.
YÜZ İÇİN:
Henüz yüzüme yağ sürmeye cesaret edemedim. Her ne kadar yüz kremlerinin ve serumlarının içinde bitkisel yağlar olduğunu bilsem de bu konuda çekimser davranıyorum. Belli de olmaz gerçi...
Plaj çantasının içine pek yakışan bu renkli çizgiler, şu ara benimle her yere geliyor. Şezlongun üstünde, masanın kenarında, kitabın yanında... kitap demişken... Paul Auster 'Sunset Park'ta şöyle bir cümle kurmuş: "Beauty takes care of itself." Güzellik gerçekten de kendi başının çaresine bakar mı? Pek sanmıyorum. Siz en iyisi onu, böyle şık bir çantada muhafaza edin.
Deniz ve güneş, aldığımız tüm SPF önlemlerine rağmen, cilt için yorucu, yıpratıcı bir ikili olabiliyor. İçten ve dıştan nemlenmek şart. Ancak bunu yaparken en önemli konu, yanık teni korumak için peeling konusunu rafa kaldırmamak. Cildin nefes almasını sağlamak, gün boyu sürülen o kremlerin artıklarını temizlemek, tatil ödeviniz.
Sizlere şöyle bir karışım tavsiye edeceğim: Günlük/haftalık peeling ürününüzü, avucunuzun içinde birkaç damla çay ağacı yağıyla karıştırın. Havalı, İngilizce ismiyle 'Tea Tree Oil' olarak biliyorsunuz tabii siz onu. Tüm aktarlarda bulabilirsiniz. Keskin kokusu biraz rahatsız edebilir, göz çevresine fazla yaklaşmamak şart.
Saç ve bacaklar için de denediğim, çok memnun kaldığım birkaç karışım var. Onları da ilerleyen günlerde paylaşacağım sizlerle. Yaşasın doğal yağlar! Yaşasın onları içinde karıştırdığım eski eczane şişeleri!
Tanla'yla çıktığımız arsız bir alışveriş gününde edindiğim NARS Arabesque, sezonun en şaşırtıcı güzelliklerinden biri bence. Neden diye soracak olursanız, kendisi simli. Bu ne demek? Uzak durulacak, üzerinde N-A-R-S harfleri görünse de kendisiyle yakın temasa geçilmeyecek, hiçbir koşulda tırnağa değmeyecek... ama işte biz ürünleri kurcalarken bu koca koca simli, şeffaf pembe bir kere değdi tırnağa ve olan oldu. Tek kat sürüldüğünde de seviyorum etkisini, iki kat sürüp abarttığımda da. Bronz tenli kadınların turuncu, kırmızı, pembe gibi renkler sürmelerine karşı duran biri olarak (hani simli ojeye de karşıydın demez misiniz şimdi, ben olsam kesin derim) Arabesque'in güzel bir renk ve doku alternatifi olduğunu düşünüyorum.
Gelelim NARS'ın gerçek klasiği Orgasm'ın tırnak versiyonuna. Onun içinde sim değil sedef var. Tek kat sürüldüğünde Orgasm da hoşuma gidiyor. İkinci katı sürdüğümde ertesi gün gözüme fazla kokoş ve hanım teyze ojesi göründü. Sanki çekçekimi alıp pazara gidecek ve oradan kendime saç boyası alacaktım... öyle bir görüntü...
Yazın, özellikle de deniz kenarında tercihim ellerin çıplak kalması. Sıfır oje. Markalar öyle müthiş renkler sunuyor ki önümüze, deniz sonrası özenle manikür-pedikür seansı yapmamak ve ojelenmemek elde değil. Şık bir ikili bahar aylarında Dior'dan gelmişti mesela. Avenue Montaigne koleksiyonundan Pink Boa ve Gris Montaigne. Ben tropik esintili yaz koleksiyonundaki Aloha ve Paradise'la (turuncu ve pembe) pek hoşlaşmadığım için bahar renklerinin tadını çıkarmaya devam ediyorum.
Bu yazın (benim için) favori renkleri bir önceki yazımda da kaş kalemini öve öve bitiremediğim Givenchy'den geliyor. Acid Summer Make Up Collection'ın Vernis Please! ojeleri, (bu ojeler karşımda olsa ben de 'vernis please' derim tabii) bir adet açık şeftali 'Candid Peach', bir adet balkabağı-turuncu (asit portakalı filan değil, sakin bir renk bu) 'Acid Orange' ve bir adet gülkurusuna bakan frambuaz rengi 'Vintage Garnet'. Bir kere daha hepinizin dikkatini ve vücudunu markanın standına çekmek isterim. Givenchy, son iki senedir en dikkat çekici makyaj koleksiyonlarına imza atıyor.
Givenchy'nin Eyebrow Show Powdery Eyebrow Pencil için şu başlıkta söylediğim şeyi söylemekte kesinlikle tereddüt etmiyorum! Anahtar kelime: Powdery. Yani pudralı... Kaş kalemi, bir kohl edasında kaygan ve ıslak görünmemeli. Öyle olduğunda sahte, boyanmış bir etki yaratıyor. Benim 1 numarasını kullandığım bu muhteşem kalem, tok ama kuru değil. Pudralı görüntüsüyle yaptığım rötuşu asla belli etmiyor. Yalnızca boşlukları doldururken değil, kaşı uzatırken de kullanımı çok kolay. Akmıyor (kazara kaşıdığımda bile sağa sola bulaşmadı, bu bir mucize değil de nedir). Kalemin diğer ucundaki kaş fırçasının da sertliğine, bu kadar zamandır kullanmama rağmen pislenip, tozlanıp, yumuşayıp iğrenç bir hal almamasına hayran kaldım.
Sizlere bir de mini hatırlatma: Kaş kalemi kullanırken saç ve kaş renginizden en az bir ton açık renk seçmeye özen gösterin, aksi takdirde kaşlarınız fazlasıyla boyalı ve çatık görünecek, tüm dikkati gözlerinizden çalacaktır.
People seansıma hoşgeldiniz! Beauty kısmında gezinirken Molly Sims (üstte) ve Drew Barrymore'un (altta) şu fotoğraflarına rastladım ve bir kere daha karar verdim ki yazı biraz renklenerek, asla kararmadan geçirmek çok daha güzel görünüyor.
Molly Sims, kaş kemiğinin üzerine renksiz dudak parlatıcısı sürdüğünü, rujlarını da zaman zaman allık olarak kullandığını söylemiş. Nemli bir görüntü yaratmak için ruj ya da krem allık kullanışlı bir seçenek. Ancak bu durumda, cildin pürüzsüz olması çok önemli, aksi takdirde kremsi ya da jel yapıdaki malzeme, ciltteki pürüzleri daha da ortaya çıkarabiliyor.
Pembe ve fuşya gibi, Molly Sims'in dudağında gördüğümüz tonları ben en çok yine bu renkteki kadınlara yakıştırıyorum. Pembe, kumral saç, açık renk ten, mavi ya da yeşil gözle bir araya geldiğinde doğal ve taze bir etki yaratıyor. Oysa ki aynı rengi bir esmer kullandığında daha va-va-voom, daha abartılı bir görüntüyle karşı karşıya kalıyoruz.
Gelelim Drew Barrymore'a. Makyözlerin ustası, bu sektördeki en yaratıcı 'parmak'lara sahip sihirbazlardan biri olan Pat McGrath, fırçayı bir kenara bırakıp, bize (ama yine de en çok ona) bahşedilen en güçlü aracı, yani parmaklarımızı kullanmamızı tavsiye ediyor.
Gerçekten de fondöteni parmakla uyguladığınızda daha az sıvanmış, daha doğal görünen bir sonuç elde ediyorsunuz. Yalnız eğer ki bir karışım yarattıysanız (fondöten+aydınlatıcı+ SPF gibi) elinizin üzerinde onu çok iyi karıştırdığınızdan ve doğru ışıkta sürdüğünüzden emin olun. Şöyle diyor McGrath: "Fondöteni sürdükten sonra elinizle bir kısmını cildinizden alın. Özellikle çene, burun ve yanakların hemen üzeri, daha aydınlık, daha az fondötenli görünmesi gereken yerler. Böylelikle cildinize doğal parlaklığını geri kazandırmış olursunuz."
Drew Barrymore'un portakal ve karpuz arasında gidip gelen, kırmızımsı tonları da pek iştah kabartıcı. Şu makyajın da gerçek bir yaz reçetesi olduğunu düşünüyorum.
'Learn to travel light' (Hafif seyahat etmeyi öğrenin). Böyle diyor Sephora. Benim en sevdiğim ürünlerden birini, doğal ortamında, ait olduğu yerde sizlere tanıtmaktan şeref duyarım: Adjustable Sunscreen. SPF 15, 30 ve 50 aynı ambalajın içinde. Bir haftalık tatile çıkanlar için gayet yeterli olacaktır. Sakın bembeyaz cildinizle, güneşin en kızgın olduğu saatlerde, 15 koruma faktörüyle sere serpe uzanmayın şezlonglara. Sizi bulurum!